Barışçıl Muhalefetle Şiddet Sarmalı Arasında Mısır Devrimi

Ahmet Ayhan Koyuncu 990 Gösterim

Mısır 3 Temmuz 2013’teki askeri darbeden bu yana önemli bir sınav veriyor. Demokrasi yanlısı Mısırlılar binlerce cana mal olan 25 Ocak Devrimi’nin kazanımlarını darbeye kurban etmemek için darbe yönetimine karşı direnişini sürdürüyor. Ancak darbeden bu yana Mısır’ın bir şiddet sarmalına çekilmek istendiği de bir gerçek. Genelde Mısır halkının, özelde ise Müslüman Kardeşlerin sağduyulu tavrı sayesinde şimdiye kadar şiddet konusunda Mısır görece başarılı bir sınav verdi. Fakat sınav henüz bitmedi ve Mısır halkının sağduyulu tavırlarının devam etmesi gerekiyor. Özellikle darbe yönetiminin işlerini kolaylaştıracak ve meşruiyetini sağlayacak bir şiddet ortamı, Mısır için bir felaket olabilir ve “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreçte elde edilen kazanımlar hızlıca kaybedilebilir. “Kimliği belirsiz” kişiler ya da grupların saldırılarıyla son zamanlarda gerçekleşen şiddet olayları, darbeci yönetimin ekmeğine yağ sürmektedir.

20.yy. boyunca yaşanan acı tecrübeler, şiddet ortamının kazananının olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Mısır halkı, şiddet ortamının zararlarını 70’li yıllardan 90’lı yıllara kadar net bir biçimde görmüştür. Mısır’da geçmiş dönemlerde şiddete bulaşan her kesim, bu şiddet ortamından zarar görmüştür. Aslında iktidarlar, özellikle İslami cemaatleri şiddete yönlendirmeye çalışmışlar ve bazen bu işte başarılı da olmuşlardır. “Baskı-şiddet-daha yoğun baskı” şeklinde formüle edilebilecek olan bu durum, iktidarın baskılarına karşı şiddeti sanki bir yolmuş gibi göstermiştir. Öyle ki Beşir Nafi’nin ifadesi ile bazen birçok İslami yapı için tek ifade aracı şiddet olmuştur. Yazara göre Müslüman gençler şiddeti bir söylem olarak kullandılar ve karşılığında da iktidar istikrar ve emniyet sağlama adına oldukça sert karşılık verdi. Bunun en dramatik örnekleri ise Suriye’de yaşanan Hama ve Humus katliamlarıdır.

İslami hareketlerde şiddetin bir yöntem olarak kullanılması, iki ucu keskin bıçak olan tekfir meselesini de gündeme getirmiştir. Özellikle 1960’lı yıllarda Mısır yönetiminin İslami hareket mensuplarına reva gördüğü baskı ve işkenceler, Şükri Mustafa önderliğinde kurulan Tekfir ve Hicret hareketi gibi tekfirci yapıların önünü açmıştır. Yaşadıkları baskı ve zulme sessiz kalan Müslümanları tekfir eden bu ve benzeri yapılar daha sonra cihatçı akımların ortaya çıkmasına neden olmuş ve devlet görevinde çalışanları, sakal bırakmayanları vs. kimseleri tekfir etmeye, daha sonra ise devletin üst düzeyindeki görevlilere suikastlara yol açmıştır. Yaşanan suikastlar iktidara, güvenlik ve emniyet bahanesi ile daha baskıcı politikalar üretmek için bir koz vermiştir. Dolayısıyla bu tekfirci hareketler ve onlardan neşet eden şiddet yanlısı gruplar, Müslüman cemaatleri ezmek isteyen iktidarlar için, zalim iktidarlarını devam ettirmenin bir aracı olmuş ve mevcut iktidarları meşrulaştırıcı bir işlev görmüştür.

Şiddet ortamı ise İslami yapıların bütününe zarar vermiştir. Birincisi tekfir meselesi yüzünden ümmet bölünmüş ve zayıf düşmüştür. Küçük ve etki alanı zayıf İslami hareketler, ülkenin, Müslümanların sorunlarını konuşmak ve sorunlara çözümler üretmek yerine birbirleri ile uğraşmıştır. İkincisi çatışma ortamı İslami kurumlara da zarar vermiştir. Cemaat üyelerinin yeterli bir eğitim sahibi olmadan, sloganlara dayalı bir anlayışla İslam’ı öğrenmeleri, İslam’ı bir alternatif proje olmaktan alıkoymuş, geçmişi ve geleneği ile problemli, yaşadığı dünyaya yabancı olan ve Asr-ı Saadet’i Altın Çağ olarak anlayan bir nesil yetişmiştir. Oysa Asr-ı Saadet’i saadet asrı kılan bir Altın Çağ olması değil, Kutlu Resul’ün o dönemde yaşamasıdır.

Batılı bir söylem olan Altın Çağ anlayışının bir kesim Müslümanlar tarafından benimsenmesinin yanlışlığını vurgulamak yerinde olacaktır. Bu yanlış anlaşılmış Altın Çağ anlayışı, Müslümanları, içinde yaşadıkları dünyadan uzaklaştırmış ve gündelik hayata, siyasete, ekonomiye, kültüre, sanata ve yaşamın diğer alanlarındaki sorunlara cevap üretme potansiyelini zayıflatmıştır. Abdulvahhap El-Efendi’nin ifadesi ile “gittikçe homojenleşen dünyada tek farklı ses olarak İslam’ı” gerçek bir alternatif olmaktan uzak ve sadece sloganlara dayalı bir pozisyona düşürmüştür. Aslında, bizim problemimiz olmayan birçok sorunu tartışmak, yani reel düzlemden uzak şeyleri tartışmak zorunda bırakmıştır. İslam-demokrasi meselesi bunun basit bir örneğidir. Aslında bunu test edebilecek bir İslam devletimiz yoktur. Son dönem Osmanlı aydınları tartışmıştır; çünkü bir devletleri vardır. Ancak bizim dönemimizde böyle bir imkân şimdilik olmamıştır. Benzer şekilde İslam devleti, İslam ekonomisi vb. kavramlar da içeriği gerektiği gibi doldurulmamış ve birçok noktada gerçekliğe tekabül etmeyen, yani sorunları çözemeyen sloganlardır.

Bu tür bir çatışma ve şiddet ortamında bunlar hakkında sağlıklı tartışmalar yapmak ya da nitelikli fikir üretebilmek mümkün değildir. Dolayısıyla çatışma ortamından olabildiğince kaçınmak ve dünyaya gerçek anlamda “İslami” bir perspektiften bakan çözümler üretebilmenin peşinde olmak gerekmektedir. Müslüman Kardeşler hareketi, genel anlamda bir şiddet söyleminde uzak durmuştur. Müslüman Kardeşlerin İslam dünyasında en etkili hareketlerden birisi olmasının faktörlerinden birisi olarak bu şiddet karşıtı duruşunu sayabiliriz. Mısır ve Müslüman Kardeşler şiddete bulaşmadığı sürece, kısa vadede kaybediyormuş gibi görünse de uzun vadede kazanacaktır.

1979 yılında Gaziantep/İslahiye doğumlu yazar, ilk ve orta öğrenimini Gaziantep’te tamamladı. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyoloji bölümünü 2005 yılında bitirdi. Ardından başladığı Yüksek Lisansını 2008 yılında aynı üniversitede tamamladı. Bir süre ara verdiği akademiye 2010 yılı sonunda Muş Alparslan Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde araştırma görevlisi olarak devam etti. 2012 yılında yine Afyon Kocatepe Üniversitesinde görevlendirmeyle doktora eğitimine başlayan yazar, 2014 yılı başında Muş Alparslan Üniversitesine geri döndü. Çalışmalarını halen bu üniversitede sürdürmektedir.

Yorum Yap